HAVA ALP
Bir yatılı okulun revirinde çalışan sağlık görevlisinin küçük bir yöntemi yıllardır aklımda.
Revire gelen öğrencilerin hepsi fiziksel bir şikâyetle gelmiyordu.
Kimi bir arkadaşıyla tartışmış, kimi duyduğu bir söze kırılmış, kimi de kafasına taktığı bir mesele yüzünden konuşmak istiyordu. Görevli her öğrenciyi o anda dinlemiyordu:
“Şu saatte gel, konuşalım.”
Öğrenci hayatına dönüyor, birkaç saat sonra geldiğinde ise çoğu meseleye başka türlü bakıyordu. Öfkesi dinmiş, düşüncesi toparlanmış, kimi kendi çözümünü bulmuş oluyordu.
Bazıları ise birkaç saat önce büyüttüğü konunun artık konuşulacak kadar önemli olmadığını fark ediyordu.
Sorun değişmemişti ama araya zaman girmişti.
Bu küçük yöntem aslında hepimizin hayatında işe yarayabilir. Gün içinde zihnimizi meşgul eden bir konu çıktığında hemen çözmeye çalışmak yerine kendimize bir randevu vermek:
“Buna akşam bakacağım.”
Bu, problemi ertelemek değil; problemin bütün günü yönetmesine izin vermemek.
Çünkü her mesele acil değildir!
Bir mesaj hemen cevaplanmak zorunda değil. Bir tartışma o anda sonuçlandırılmak zorunda değil. Bir karar ilk öfkenin içinden verilmek zorunda değil. Henüz gerçekleşmemiş bir ihtimal için bütün gün senaryo kurmak da gerekmiyor.
Zihnimiz aciliyet konusunda iyi bir hakem değil. Kaygı, ihtimali gerçek gibi gösterebiliyor.
Öfke, söylenmiş bir sözü olduğundan daha önemli hale getirebiliyor. Kırgınlık, tek bir davranışın bütün günümüzü işgal etmesine yol açabiliyor.
İşte bu yüzden beklemekle kaçmayı birbirinden ayırmak gerekiyor.
Gerçekten acil olan bir sorun beklemez: sağlık, güvenlik ya da yardım çağrısı ertelenmez.
Fakat acil olmayan her şeyi acil gibi yaşamak da insanı tüketir.
Mark Twain’in dediği gibi: “Hayatımda pek çok sorun vardı ve çoğu asla var olmadı.”
Bu söz, zihnimizin ihtimalleri gerçek gibi algılayarak gereksiz kaygı üretmesini çok iyi anlatıyor.
Blaise Pascal ise şöyle der: “İnsanlığın bütün sorunları, kişinin tek başına bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır.”
Sabırsızlık ve sürekli aciliyet hissi, sorunları olduğundan büyük hale getiriyor.
Bu noktada kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Bu sorun bugün benden ne kadarını almayı hak ediyor?”
Cevap her zaman aynı değil. Bazı sorunlar çözüm ister.
Bazıları zaman. Bazıları ise yalnızca bizim onlara ne kadar dikkat vereceğimize karar vermemizi. Hayatımızdaki sorunların tamamını ortadan kaldıramayız. Ama her birinin günümüzü ne kadar işgal edeceğine sınır koyabiliriz.
Revirde söylenen o cümle bu yüzden aklımda kaldı:
“Şu saatte gel, konuşalım.”
Yetişkin hayatında kendimize de bunu söylemeyi öğrenmeliyiz:
“Şimdi değil. Buna sonra bakacağım.”
Çünkü her sorun acil değildir.
Ve belki de en büyük özgürlük, hangi sorunların günümüzü yönetmesine izin vereceğimizi seçebilmekte saklıdır.