M. HALUK YALÇINKAYA
  26-09-2026 23:59:00

Zeki Müren olmak nasıl bir şey?

İnsan hayatı genelde çalışmak üzerine kurulu. Sabah kalkılır, işe gidilir, belirli bir saat çalışıldıktan sonra koşarak eve gelinir. Evliysen ailenle vakit geçirirsin; ya yemeğe gidersin ya akraba ziyaretine, bilemedin hafta sonu pikniğe çıkılır.

Ama nerede müzik dinlemek ya da bir enstrüman çalmak?

Veyahut sinema salonuna gitmek?

Hadi, bunlar olmuyorsa bir kitap okuyalım.

Tamam, televizyonda dizi seyretmek de güzel… Bari onu yapalım.

Yalnız şunu söyleyeyim; bunun ekonomiyle ilgisi yok. Bunların hiçbiri için büyük paralar gerekmiyor.

Hayat zaten zorluklarla dolu. Biraz sanatla ilgilenmemiz lazım.

Herhangi bir gazetede yazmaya başlamadan önce, hayatımda yaptığım ilk röportajı anlatmak isterim.

Çocukluğumda ailemde bir Zeki Müren hayranlığı vardı.

Bursa’da babamın kurduğu matbaaya Bursa Devlet Tiyatrosu oyuncuları gelirdi. Burası adeta sanatçıların uğrak yeri gibiydi. Rahmetli Baykal Kent ofise gelir, akşama kadar otururdu. Flash TV oyuncuları da uğrardı.

Ama benim için en özel isim, hiç kuşkusuz Zeki Müren’di.

Bodrum’da karşılaşma

Hatırlıyorum, ilk Bodrum’a gidişim…

Üç arkadaş arabaya atlayıp yaz tatili yapmak için yola koyulduk. Bodrum’a varana kadar akşam olmuştu. Otele yerleşip yemeğimizi yedikten sonra hemen Barlar Sokağı’na gittik.

Barlar Sokağı’nda gezerken önümüzden bir araba geçti ve ara sokakta durdu.

Aman Tanrım!

Arabadan Zeki Müren indi ve bara girdi.

Arkadaşlara seslendim:

“Haydi, gidelim!”

Onlar da sessizce benim bu sert ama nazik davetime icabet ettiler.

Yanlış hatırlamıyorsam “Dost” adlı bir bardı.

Zeki Müren sahnenin kenarındaki masaya oturdu.

Bizde heyecan dorukta…

Televizyonlarda gördüğümüz “Sanat Güneşi”, iki yan masamızda oturuyordu.

Gerçi bütün ailesini babam tanıyordu ama ben Zeki Müren’i hiç görmemiştim.

Bir süre sonra manevi oğlu geldi.

“Ne içersiniz?” diye sordu.

Herhalde gazetecilik ruhumda varmış.

Hemen lafa girdim:

“Zeki Müren’e selam getirdim.”

Mustafa şaşırdı.

Ben devam ettim:

“Biz Bursa’dan geliyoruz.”

Akrabalarının isimlerini söyledim.

“Tamam, bekleyin” dedi ve yeniden sordu:

“Ne içersiniz?”

İçeceklerimizi söyledik.

“Annem, annem…”

Biz içecekleri beklerken sahnede, Bodrum sıcağına rağmen takım elbiseli ve kravatlı genç bir sanatçı Türk sanat müziği söylüyor, yanındaki udi de enstrümanını çalıyordu.

Hiç beklemediğimiz bir anda Zeki Müren, genç şarkıcının sözünü keserek söze girdi.

Ve o barda “Annem, Annem” şarkısını söylemeye başladı.

Tüm bar sustu.

Herkes sessizce bu büyük ustayı dinliyordu.

Muazzam bir sesi vardı.

Etkilenmemek mümkün mü?

Üstelik Zeki Müren şarkıyı mikrofonsuz, ağlayarak söylüyordu.

Şarkı bittiğinde bütün bar ayağa kalkıp bu güzel sesi alkışladı.

Biz de şarkıyı dinledik ama arkadaşlarım huzursuzlanmaya başladı.

“Gidelim” demeye başladılar.

Tam kalkacaklardı ki manevi oğlu geldi ve Zeki Müren’in bizi çağırdığını söyledi.

Sevinçle yanına gittik.

Bizi masasına oturttu.

Ben, babamın Zeki Müren’in akrabalarıyla olan diyaloglarından bahsettim. O da bazı kırgınlıklarından söz etti.

Ben ise heyecanla sorularıma başladım.

“Zeki Müren olmak nasıl bir şey?”

Haddimi aşarak, belki de hayatımın en saf sorusunu sordum:

“Zeki Müren olmak nasıl bir şey? Mutlu musunuz?”

Bize içki söylemişti.

Biz konuşurken masaya harika bir çiçek buketi geldi.

Sohbetimiz devam ediyordu.

Çiçek geldikten yaklaşık beş dakika sonra garson Zeki Müren’e bir şey söyledi.

Zeki Müren de çiçeği solundan sağına aldırdı.

Ben ise heyecanla ve sabırla soruma vereceği cevabı bekliyor, bir yandan da onu izliyordum.

Sonra şefkatle yüzüme baktı.

“Bak,” dedi, “benim babam Bursa’da, Kayhan’da marangoz Kaya Müren. Keşke bu kadar tanınmış olmasaydım da Kayhan’da, marangoz babamın yanında kalsaydım.”

Ben safça sordum:

“Neden?”

Şöyle anlattı:

“Ben Avrupa’da veya Asya’da yürüyerek gezemiyorum. Bir tek Amerika’da yollarda gezebiliyorum. Demin masama bir bayan çiçek yolladı. Yanımda mis gibi kokluyordum. Sonra diğer hayranım yüzümü göremediği için çiçeği öbür tarafa koydurdu. Masamdaki çiçeğe bile hâkim olamıyorum. Nasıl bir hayat artık…”

Tabii ben şaşırdım.

O yaşımda ne demek istediğini anlayamadım.

Belki şimdi bile tam olarak anlayamıyorum.

Zeki Müren olmak nasıl bir şey?

Sanırım bunu hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağım.

Üç arkadaş ve Zeki Müren

İçeceklerimiz bitince bizi evine davet etti.

O zamanlar böyle paparazziler yoktu.

Barın önüne arabası geldi ve şimdi müze olan evine gittik.

Üç arkadaş ve Zeki Müren…

Ben sorulara doymuyorum.

Onlarca soru sordum. Aklıma ne geldiyse…

Hayatı hakkında ve diğer sanatçılar hakkında bilgiler almaya çalıştım.

Ajda Pekkan’a yakınlığını da sözlerinden anladım.

Lisedeki sevgilisini sordum.

Bana hayretle:

“Nereden biliyorsun?” dedi.

Ama o zamanlar dergilerde ve gazetelerde yazılmıştı.

“Oradan okudum” dedim.

Evet, hayatının aşkı olduğunu ve o kızdan ayrılmasının kendisinde büyük bir travma yarattığını anlattı.

Çok üzülmüş.

Yıllarca o acıyla ne yaptığını bilememiş.

Şimdi düşünüyorum da…

Sabah programlarında anlatılan o yalandan aşk hikâyelerini görseydi, kendi umutsuz aşkından dolayı ne düşünürdü acaba?

O gece evinden ayrılırken, sanki bir dostumu yalnız bırakmışım gibi üzülerek ayrıldım.

Sonra şarkılarını dinleyemedim.

Televizyonda yüzüne baktığımda sanki o hüznü görüyordum.

Sahnesinde veda etti

Sahnede vefat etti.

Olmak istediği, belki de en mutlu olduğu yerde…

Ben hep,

“Eminim huzur içinde gitmiştir” diye düşündüm.

Zeki Müren olmak…

Yetenekli bir sanatçı olmak…

Bir idealin peşinden hayatı yaşamak…

Bunun nasıl bir duygu olduğunu o geceden beri düşünüyorum.

Ve yıllar geçmesine rağmen cevabını hâlâ bulamadım.

Belki de bulamayacağım.

Zeki Müren olmak nasıl bir şey?

Bilmiyorum.

Ama o gece, Zeki Müren’in yalnızca büyük bir sanatçı olmadığını; şöhretin insana bazen sahip olduklarını değil, sahip olamadıklarını da hatırlattığını gördüm.

Işıklar içinde uyu…

  Bu yazı 45 defa okunmuştur.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABER ARŞİVİ
ŞANS OYUNLARI
BİZİ TAKİP EDİN
  • YUKARI