HAVA ALP
Bazı hayatların hikâyesi daha ilk nefeste yazılmaya başlar.
Bir çocuk dünyaya gelir….
Daha gözlerini açmadan, annesinin kucağındaki sıcaklığı hissetmeden onun hakkında bir hüküm verilir:
"Yine mi kız?"
Geçtiğimiz günlerde duyduğum bir hayat hikâyesi, bu sözün bir insanın ömründe ne kadar uzun yankılanabileceğini düşündürdü bana.
Hikâyenin kahramanı, on iki çocuklu bir ailenin on birinci çocuğu. Ve yine bir kız çocuğu.
Doğduğu gün babasının ilk tepkisi sevinç değil, hayal kırıklığı olmuş.
"Yine mi kız?"
Anne çaresiz. Hatta bir ara, çocuğun başka bir aileye verilmesinin bile konuşulduğu anlatılıyor.
Neyse ki bunların hiçbiri gerçekleşmiyor. Küçük kız ailesinin yanında büyüyor.
Ama insan yaşadıklarından çok, kendisine nasıl karşılık verildiğini hatırlıyor.
Çünkü bazı sözler söylendiği anda biter; bazıları ise insanın içinde yıllarca yaşamaya devam eder.
Bir çocuğun taşıyabileceği en ağır yüklerden biri de belki budur:
Daha hayatın başında kendisini bir eksiklik ya da hayal kırıklığı gibi hissetmek.
Çocuklar, kendilerine nasıl bakıldığını, sandığımızdan çok daha erken öğrenir.
Sevildiğini hisseden çocuk dünyaya güvenle bakar.
Kabul gördüğünü hisseden çocuk, olduğu hâliyle değerli olduğuna inanır.
Ama aynı şeyi hissetmeyen bazı çocuklar, büyüdüklerinde hayatın içinde kendilerine bir yer aramaya devam ederler.
Okulda...
İş hayatında...
Arkadaşlıklarında...
Evliliklerinde...
Sanki hep biraz eğretiymiş gibi.
Sanki bulundukları yer, her an ellerinden alınabilirmiş gibi.
Bu nedenle onlar için mesele yalnızca başarılı olmak değildir. Aynı zamanda kabul görmek, onaylanmak ve değerli olduklarını hissetmektir.
Bu hikâyeyi dinlerken şunu düşündüm:
Bu duyguları yaşayan yalnızca o kadın mı?
Elbette değil.
Aradan yıllar geçmiş olsa da toplumun bazı köşelerinde erkek çocuğun daha makbul görüldüğü anlayış hâlâ yaşamaya devam ediyor.
Oysa bir çocuğun değeri cinsiyetine göre ölçülebilir mi?
Bir kız çocuğu daha az umut mudur?
Daha az gelecek midir?
Bir bebeğin dünyaya geldiği ilk anda ihtiyaç duyduğu şey aslında son derece basittir:
Sevgi.
Kabul.
Güven.
Anne ve babasının gözlerinde, "İyi ki geldin" duygusunu görebilmek...
Çünkü hayatın ilk yıllarında duyulan sözler bazen yetişkinlik boyunca insanın içinde konuşmaya devam eder.
Bazı insanlar bu yüzden başarılarına rağmen kendilerini yetersiz hisseder.
Bazıları sevilirken bile terk edilmekten korkar.
Bazıları ise yıllar boyunca aynı sorunun peşinden gider:
"Ben gerçekten değerli miyim?"
Oysa bu sorunun cevabı, insanın dünyaya geldiği gün verilmiş olmalıdır.
Kız ya da erkek...
Her çocuk yalnızca dünyaya geldiği için değerlidir.
Ve belki de her çocuğun hayata ilk adımında duyması gereken cümle aynıdır:
"İyi ki geldin."
Belki toplum olarak değiştirmemiz gereken şeylerden biri de budur.
Çünkü bir çocuğun hayatındaki ilk cümleyi çoğu zaman biz kuruyoruz.
O cümle bazen yıllarca onun içinde yankılanıyor.
"Yine mi kız?" yerine "İyi ki geldin" diyebilsek...
Belki daha az çocuk kendisini kanıtlamak zorunda hisseder.
Belki daha az insan hayatı boyunca ait olduğu yeri arar.
Ve belki daha çok insan şu duyguyla yaşar:
Ben bu hayata fazlalık olarak değil, sevgiyle geldim.
İyi ki geldin diyebilmek...
Belki de bir çocuğa bırakılabilecek en kıymetli mirastır.